Hüseyin (ra) Kerbela Destanı                   Asaf Durakovic

Çeviren: Öykü Özer

 
Ön Söz
 
Şeyh Asaf’ın Kaleminden Hazreti Hüseyin’in (r.a.) Destanı

 

Otuz seneden uzun bir süredir mürşidim olan Şeyh Asaf’ın kaleme aldığı bu kitabın ön sözünü yazmaktan tarifsiz bir mutluluk ve şeref duyuyorum. Okurlarım Şeyh Asaf’ı, her daim yanımda olup imana, tahkiki imana ulaşmadaki güçlüklere ve imanın nasıl takviye ve tevsi edilebileceğine dair nice hakikati keşfetmeme vesile olan ve bu suretle beni tasavvuf yolunda irşad eden şeyhim olarak tanıyorlar. Ancak Asaf Beyefendi çok yönlü bir zat. Kendisi sadece bir büyük bir 21. yüzyıl fakihi, âlimi ve Halveti, Hayati ve Rufai tarikatlarından da icazet almış olan bir Alemî şeyhi değil, aynı zamanda bir yazar, tıp doktoru ve bilim adamı.         

 

Şeyh Asaf’ın şu an elinizde tutmakta olduğunuz kitabı, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın torunu ve İmam Ali ve Hazreti Fatıma’nın oğlu olan İmam Hüseyin’in (Allah hepsinden razı olsun) Kerbelâ Çölü’nde şehit edilişini anlatan manzum bir hikâye. Kitap, her birinde altı dizeden oluşan 30 kıta bulunan 10 bölümden oluşuyor. Şundan hiç şüphem yok ki, Şeyh Asaf’ın, Kerbelâ Hadisesi’ni şiir biçiminde hikâye etmekten maksadı, konuya ilgi duyan ya da hakikat arayışında olan okurlarda yoğun bir duygusallık hâli hâsıl etmek değil. Onun asıl isteği, Kerbelâ’da vuku bulan olaylara mündemiç olan asalet, ironi, kudret ve derin acıyı hem akla hem de kalbe hitap edecek şekilde ifade etmekten ibaret.

 

İlk kez şehadet getirdiğim Cleveland Camii’nde geçirdiğim dokuz sene boyunca İmam Hüseyin’in (r.a.) adının bir kez olsun Kerbelâ’da vuku bulan feci olaylar bağlamında anıldığına şahit olmadım. Ehl-i Beyt’ten bahsediliyordu bahsedilmesine ama tasavvuf yoluna baş koymazdan önce gittiğim hiçbir camide Kerbelâ adının zikredildiğini duymadım. Nihayet Kerbelâ’da neler olduğunu öğrendiğimde hem şaşkınlık içinde kaldım hem de bundan o ana kadar bihaber olduğum için hicap duydum. Kerbelâ Hadisesi, insanın yüreğini paramparça eden ve vicdanını kanatan bir hadise olduğu kadar bize en temel iman hakikatlerine dair derin bir kavrayış kazandırabilecek olan bir mürşiddir de aynı zamanda. Kerbelâ konusunda farkındalık kazanmanın, inancı ve yönelimi ne olursa olsun ve kendini ne sıfatla anarsa ansın, tahkiki bir imana ulaşmaya gayret eden bütün insanlar için hayli mühim bir zaruret olduğu kanaatindeyim. Kanımca, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’a muhabbet bağıyla bağlı olan herkesin Kerbelâ Hadisesi üzerine tefekkür etmesi gerekir. Türkiye’de yaşayan milyonlarca Müslümanın Ehl-i Beyt’e dünyanın diğer yerlerinde yaşayan Müslümanlar kadar büyük bir samimiyetle muhabbet duyduğunun farkındayım. 50 yıldan daha kısa bir süre öncesine kadar, Muharrem ayında kana kana su içmek Türkiye’de çok büyük bir saygısızlık addedilir ve bunu yapanların edepten mahrum oldukları düşünülürdü.

 

Kerbelâ Hadisesi, pek çoklarının görmezden gelmek, gizlemek ya da kaçınmak istediği büyük bir fotoğrafın tam merkezinde yer alıyor. Ne var ki acı hakikatleri özümsemeden, hayatın yol ayrımlarında pusu kurup bekleyen zorluklara ve tercihlere ışık tutan önemli hayat derslerini kavramamız mümkün olamaz. İmam Hüseyin’in (r.a.) şehadeti, hak yolunda taviz vermeden mücadele etmenin timsalidir. Kerbelâ Hadisesi, Kur’ân-ı Kerîm’in şu ayetlerini sarsıcı bir kesinlikle şerh eder: “Hoşunuza gitmese de savaşmak size farz kılındı; mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey de sizin için kötü olabilir: Allah bilir, ama siz bilmezsiniz” (2:216). İmam Hüseyin (r.a.) Kerbelâ’da kimseye zulmetmedi. Bilakis, ta çocukluğundan beri onu bekleyen dehşetli kaderine doğru kararlı adımlarla yürürken zulmün elinde can verdi o. Hazreti Muhammed Aleyhisselâm ve Hazreti Ali (r.a.) olacaklardan haberdarlardı ve henüz gençliğinde, Hüseyin’e (r.a.) başına gelecekler üzerine tefekkür etmesini tavsiye etmişlerdi. Nihayet Hüseyin’in (r.a.) senelerden beri beklediği bu an yaklaştığında, Kerbelâ’da vuku bulacak olayların mukadder olduğuna dair en ufak şüphesi kalmadı. İmam (r.a.) sadece yıldızların değil ayın bile gökte kaybolduğu zifirî karanlık bir gecede yola çıktı. Ertesi sabah olduğunda ise, bir daire çizerek geceleyin yola çıktığı yere geri dönmüş olduğunu fark etti. Atları bu geldiği yere mıhlanıp kalmışlar, yerlerinden bir adım dahi kıpırdamıyorlardı. Hüseyin (r.a.) mübarek atı Zülcenah’ı kamçıladığında, atcağız acıyla değil ama hüzünle ağlamaya başladı, tıpkı bir çocuk gibi. İmam (r.a.) onu yularından çekip yürütmeye çalıştı ama bu da fayda etmedi. Zülcenah, ayaklarını kuma gömerek başını göklere çevirdi. Onu yerinden kıpırdatamayınca, Hüseyin (r.a.) diğer atları yürütmeyi denedi, ama nafile. Hâl böyle olunca, İmam (r.a.) bu yerde kamp kurmaya karar verdi. Ne var ki, buranın neresi olduğunu kimse bilmiyordu. O civarda yaşayan birinden, buranın adının Mariye Vadisi, eski adıyla Kerbelâ olduğunu öğrendiler. Aynı kişi onlara Fırat Nehri’nin çok uzakta olmadığını da söyledi. İmam (r.a.) ve ailesi, küçük bir ordunun eşliğinde Kerbelâ’da kamp kurdular. Ama kısa bir süre sonra, Yezid’in askerleri su yolunu tuttular ve 330 kişiden geriye kalan ve zaten bitap düşmüş olan 72 kişinin etrafını tam otuz üç bin askerle sardılar.  

 

Şeyh Asaf, şiirinde İmam Hüseyin ve kafilesinin başına gelen bu olayları baştan sona ve içeriden bir bakışla anlatıyor. Öyle ki, insan bu şiiri okurken kendini Kerbelâ’daymış gibi hissediyor. Şeyh Asaf, İmam’ı, Yezid’i ve onun ordusunu anlatırken bize zaman zaman durup içimizdeki Yezidleri yoklamamız gerektiğini hatırlatıyor. Kerbelâ Ovası’nda olup bitenlere şahit olan göklerden, göklerdeki meleklerden ve doğa güçlerinden haber veriyor bize. İnsanın hat hudut tanımayan arzularını nefs-i emareye sarıp sarmalayarak nasıl kamufle ettiğinden ve yapıp etmelerini kibirle nasıl temize çıkarmaya çalıştığından bahsediyor. Ruhumuzda baş gösteren hırslara ve zihinlerimizde, yüreklerimizde ve yaşamlarımızda bitimsiz bir konfora kavuşma arzusuna karşı her an uyanık ve tetikte olmanın önemine işaret ediyor. İş işten geçmeden önce iç yüzünü hiçbir suretle göremediğimiz dünyevî teklifleri ve bu dünyanın gitgide daha da parlaklaşarak gözümüzü boyayan elmaslarını seriyor gözümüzün önüne. Sadakat, hakiki manada adanmışlık, ihanet ve ıstırap nedir, bize yeniden tarif ediyor. Kerbelâ’dan, kendimiz hakkında bir şeyler de öğreniyoruz elbette. Bugün hakiki müminlerin alınlarının ak, başlarının dik olmasına vesile olan mübarek şahsiyetlerin tarihte en çok acı çekenler olduklarını ve acıyı hiç tatmamışların aslında dünyadaki en talihsiz insanlar olduklarını görüyoruz. Kerbelâ Hadisesi’nin son derece trajik bir hadise olmakla beraber, bizlere umut da telkin ettiğini anlıyoruz. Zira tahkiki imanın, kendilerine Müslüman diyen bazı insanların elinde sonsuza dek zayi olduğuna inanılan bir anda, Zümrüd-ü Anka gibi küllerinden yeniden doğup şahlandığına tanık oluyoruz Kerbelâ’da.   

 

Bu kitap vesilesiyle, binlerce yıldır zalimlerin elinde perişan olan halklar ve ülkeler için dua edelim. Şayet kendini Müslüman bilenlerden isek, Yüce Rabbimizin bizleri O’na layığıyla ve ihlasla teslim olan kullardan eylemesi için dua edelim. İster şu ana kadar Kerbelâ’da neler olduğundan haberiniz olsun, isterse olmasın, şunu yürekten dilerim ki, Şeyh Asaf’ın kitabını içinde bir şeyler bulmak beklentisi ile açıp ondan istifade etmiş olarak kapatın.  

 

Muhyiddin Şekûr

Mart 2013

 

 

 

 

Preface

 

It is my honor, privilege, and pleasure to write the preface for Husein, a book from Shaykh Asaf, my murshid of more than thirty years. Readers of my books have come to know him simply as the shaykh who is always there in my life; the one guiding, supporting, and assisting me along the path of tasawwuf, through the discoveries of iman and its challenges, its fortification, and expansion. Among many talents Asaf Bey Efendim is not only a writer but a physician, scientist, faqih, ‘alim, and bona fide 21st century Alemi shaykh with Halveti, Hayyati, and Rufai authorization.

Here, the Shaykh presents the story of Imam Husein, grandson of Peygamber Hazreti Muhammad aleyhi salaam, son of Imam Ali and Hazreti Fatima, who was martyred on the plains of Kerbela, may Almighty Allah be pleased with them. The story is rendered in 10 chapters each with 30 verses in sestet form or verses of six lines each. I am certain that the Shaykh has not written in poetic verse to romanticize Kerbela but rather to express the beauty, irony, power, and poignancy of the events to interested readers and seekers in ways that are accessible to both the mind and heart.

During the nine years spent in the First Cleveland Mosque where I took my shahadah, I never heard any mention of Imam Husein in the context of the tragic events of Kerbela. I heard of Ahlil Bayt but there was never any mention of Kerbela in any mosque I attended in my early years before tasawwuf. When I finally discovered it I was shocked and embarrassed not to have known. Kerbela is as much overwhelming and heart-rending as it is full of guidance, and insight into the most essential and core issues of iman life. Awareness of Kerbela is important for anyone who is pursuing the fullness of his or her faith, regardless of orientation; no matter whether one calls oneself. Anyone who loves Hazreti Peygamber Muhammad aleyhi salaam must reflect on Kerbela. I am aware that a great many Muslim Turks love Ahlil Bayt as much and as sincerely as others do. Less than 50 years ago in Turkey, it was considered to be very disrespectful and a sign of poor adab to gulp water enthusiastically during the month of Muharram.

The matter of Kerbela strikes at the center of something which many would rather ignore, hide, or flee from. But without ingesting the beautiful but bitter pill of it one will likely miss important lessons that clarify challenges and choices at forks of the road in life. Imam Husein’s martyrdom at Kerbela gives an example of what it means to stand up without compromise for what is right and true. It illuminates with startling clarity the Qur’anic verses which say: Fighting is prescribed for you and you dislike it. Perhaps you dislike a thing that is good for you, and you love a thing that is bad for you. But Allah knoweth, and you know not” (2:216). In the instance of Kerbela, the Imam was not tyrannizing anyone. He was victimized by tyranny as he embraced a horrifying fate that was his destiny from his childhood. Hazreti Peygamber aleyhi salaam and Hazreti ‘Ali both knew it and advised Husein regarding it from the time of his youth. As the moment drew near, the meeting at Kerbela could not be escaped. The Imam travelled through a starless, moonless night only to find the next morning that he came back to the exact same place he set out from the night before. At that place the horses would no longer move. When he whipped his noble horse, Zuljannah, it whined and cried like a child from sadness but not from pain. When the Imam attempted to lead him, it dug its heels into the sand and raised it head to the heavens. The Imam tried other horses but they too refused to move. The Imam, decided to camp at this place but no one knew where they were. A settler came and told that the place was called Wadi Miriam, which also had an ancient name, Kerbela.  They also learned that the Furat River was not too far. The Imam and his family, and small army set up camp. Soon enough, access to the river was blocked and a weary 330 which dwindled to seventy-two were surrounded by thirty-three thousand.

The Shaykh’s verses tell the story from beginning to end and the events of Imam Husein from the inside. One feels as if one is there. We learn about the Imam, Yazid, the opposing army. We learn about the possible Yazid tendency within ourselves. We learn about the witnessing heavens, and about the malaika and forces of nature on the plain of Kerbela. We learn about attempts to camouflage human desires and longing gone completely beyond bounds with cloaks of nafs ammara rationalization and towering self-righteousness. We learn about the importance of keeping a watchful eye for emerging greed and hopes for never ending comfort in our own minds and hearts and lives. We learn about offers of increasingly more brilliant glass diamonds from dunya which are never recognized for what they truly are until too late. We learn about loyalty, and true commitment, and about betrayal and human suffering. Hopefully, we learn about ourselves. We come to understand how the blessed ones on whose shoulders the good people of faith stand upon today are the ones who suffered most…and that the ones who do not know suffering are the most unfortunate in life. We learn that Kerbela was tragic but not hopeless. Where it seemed that true faith would be forever lost at the hands of people who called themselves Muslims, faith survived and rose up from the burning sands of Kerbela as if it were the phoenix. We pray for people and nations that have suffered across the millenniums. We pray that if we are among those who call themselves Muslims that Allah Almighty will make us to be of those who are sincerely submitted to Him. Regardless of whether you are someone who knew of Kerbela before now or not, it my heartfelt hope that you will open the book of my Shaikh with anticipation and close it with benefit.

Muhyiddin Shakoor

March 2013